Varlık ve Yokluk

Mutsuzluğun kaynağının yokluk (fakirlik) olduğunu düşünürdüm. Ne de çok yanılmışım. Sahip olamadıklarımı düşünerek için için kendimi kemirmişim. Kuru simit ile karnımı doyurduğum günlerde hep zengin olmanın hayalini kurup güzel restoranlarda istediğim yemeği yiyeceğim günleri düşündüm. Bugün cebimde param var. İstediğim restoranda istediğim yemeği yiyebiliyorum. Geçmişte kurduğum hayale ulaştım. Mutlu muyum peki? Cevabım koskoca bir nıck. Kuru simit yediğim günleri arar oldum. Oysa ki o günler ne kadar da mutluymuşum da ben farkında değilmişim.

İş hayatına 11 yaşında atıldım. Mersin’in ara sokaklarında boya sandığımla 3 kahve arasında mekik dokurdum.  Soğuk kış akşamlarında içeride, kahvenin bir köşesinde ayakkabı boyardım. Ayakkabı boyarken içeride içilen sigaranın dumanı, gözlerimi yakardı. Dışarısı ise hem karanlık hem de soğuktu. Soğukta ve karanlıkta ayakkabı boyanmazdı. Sigara dumanın yanı sıra bir de kahvecinin 15 dakikada bir; git ayakkabıyı dışarıda boya içeride bu iş olmaz uyarısı gelirdi. Kahvecinin bu uyarısı bana samimi gelmezdi. Sanki uyarmış olmak için uyarıyordu. Dışarı çıkmam konusunda ısrarcı olmazdı. Ayakkabı boyasının kokusundan dolayı kâğıt oynayan müşterilerin rahatsız olmasından çekinirdi. Oyun oynayan müşterilere şu mesajı vermek isterdi. ‘’Bakın ben uyarımı yaptım ama çocuk çıkmıyor. Zorla döverek şiddet uygulayarak da çıkaramam’’

Ayakkabı boyacılığına 1995-1996 yıllarında başladım. O zaman Mersin çok karışıktı. Terör, seçim, geçim sıkıntısı gibi nedenlerle Mersin, doğu bölgelerinden aşırı göç almıştı.  Özellikle Şırnak, Muş ve Van illerinden aşırı göç almıştı. Bu dönemde mahallemizde ciddi bir etnik ayrımcılık vardı. Göç alan Kürtleri mahallemiz kolay hazmedemedi. Kürtlerin mahallede çoğalmasından birçok mahalle sakini ciddi rahatsızlık duymuştu.  Tarlada işçi yevmiyesi 20 lira iken göç sonucu mahallemize gelen kişiler işsiz oldukları için 5 liraya çalışmaya başladılar.  Bu durum ne kadar tarla sahibini memnun etse de tarlada çalışan onlarca tarla işçisini rahatsız etti. Ne yalan söyleyeyim bu etnik kavganın ekmeğini ben de yedim.  Boyacılık yaptığım mahallede benim dışımda 3 boyacı daha vardı. Bu 3 boyacı da göç sonucu mahallemize gelen Kürt çocuklarıydı. Mahallemizdeki yerli insanlar bu çocuklar doğudan gelenlerin çocukları olduğu için ayakkabılarını bu çocuklara boyatmak istemezlerdi. 3 çocuğun kazandığı parayı ben tek başına kazanıyordum. Çok para kazandığım için bu durum hoşuma gitse de ayrımcılık yapılmasına da çok üzülürdüm.

Boyacılık yaptığım dönemde babam mahallemizde berberlik yapardı.  Berberlikte dikiş tutturamayanlardandı. Mahallede dükkân sayılabilecek her yeri mutlaka kiralamıştı. Bir türlü sabit bir yerde kalamadı.  1 ay içinde 3 defa dükkân değiştirdiğine şahit olmuşumdur. O kadar çok hızlı dükkân değiştirirdi ki babamın dükkanına gidiyorum diye evden çıkar, dükkânın önüne gelince dükkânın boş olduğunu öğrenir, oradaki esnafa sorar, babamın yeni dükkanını öğrenir, dükkanına giderdim.  Neden çok sık dükkân değiştirirdi? Bunu inanın ben de çözmüş değilim. Bu sorunun cevabı babamda saklıydı.  Bana kalacak olursa, babamın kararsız olması, dükkân sahiplerinin tutarsız olması, dükkân açma belgesi, ustalık belgesi gibi evraklarının olmamasından dolayı maliye görevlileri ile köşe kapmaca oynaması, ay sonu dükkân kirasını biriktiremeyip dükkân sahibinin dükkândan çık demesi gibi bir sürü neden sayabiliriz.

Ablam da bayan kuaförüdür. 12 yaşına geldiği zaman 5.sınıftan sonra ben okumayacağım deyip kuaförlüğe yöneldi. Bu konuda annem ve babam şiddetli tartışmalar yaşadı. Annem ablamın okumasını istiyordu. Ablamın öğretmeni 5.sınıfta anneme; eğer okutmayı düşünüyorsanız 1 sene sınıfta bırakalım bu şekilde 6.sınıfa geçemez dedi. Bunun üzerine annem okumayacak boşuna sene kaybetmesin dedi. Ablamın ders konusunda vasat olması annemin kolay ikna olmasını sağladı. Ablam 15 yaşında kuaförlükte kalfalık belgesi aldı. Babam ablamın kuaförlük belgesine kendi resmini yapıştırıp berber dükkanında uzun bir süre kullandı. Şikâyet sonucu maliyenin dükkânı basmasıyla ablamın kalfalık belgesi rafa kalktı.

Boyacılık yaptığım dönemde bazı günler babamdan daha çok kazandığım olurdu. Babam 20 liraya tıraş yapardı ben ise 5 liraya ayakkabı boyardım. Babam koca günü 2 tıraşla kapatır cebinde 40 lira olurdu. Ben ise 15 ayakkabı boyayıp 75 lira ile günü kapatırdım. Akşam 9 gibi dükkânı kapatırdı. Dükkân kapanmadan dükkâna gelir hasılatları sayardık.  Annemim karşısında boynu bükük kalmasın, bak 12 yaşında el kadar çocuk bile senden çok para kazanıyor demesin diye kazandığımın yarısını da babama verirdim. Böylece o hep benden çok kazanmış olarak eve gelirdi.

Babam çok saftı. Bir gün dükkanına gelen birisi mahallede dükkân kiralamak istediğini söyledi. Babam da dükkanının karşısındaki dükkânın boş olduğunu söyledi. Dükkân sahibi bizim kapı komşumuzdu. Beni evine gönderip kapı komşumuzu çağırttı. Kapı komşumuzla sıkı bir pazarlık yaparak dükkânı müşterisine kiraladı. Komşumuza da ben bu adama kefilim dedi. 500 lira olan kirayı da 400 liraya indirdi. Adam dükkânı tutmadan önce babamı soru yağmuruna tuttu. Senin ustalık belgen nerede, dükkânın ruhsatı nerede, vergi levhanı göremedim gibisinden. Babam tüm saf ve açık yürekliliği ile ustalık belgesinin olmadığını, kalfalık belgesi ile çalıştığını, onunda kızının belgesi olduğunu, kenar mahalle olduğu için maliyecilerin bu mahalleye çok nadir uğradığını söyledi. Ertesi günü maliye babamın dükkanını bastı. Maliyeciler gelir gelmez hemen direk kalfalık belgesine bakıp bu belgenin babama ait olmadığını hemen tespit ettiler. İş yeri açma ruhsatı, vergi kaydı gibi belgelerinin de olmadığı tespit edilince dükkân mühürlendi. Ertesi günü de babamın mühürlenen dükkanının karşısına berber dükkânı açıldı. Babamda tıraş olan o müşteri dükkânı berber dükkânı açmak için tutmuş. Kimsenin günahını almayalım ama babamı da o adam maliyecilere şikâyet etti.

Mahallemizde ikamet eden Kürt Davas dedikleri bir adam vardı. Babam bu adamın dükkanını tuttu. Annem babama çok kızmıştı. Bu adamın dükkânı tutulur mu? Bu adam Ali kıran baş kesen.  Mahallenin en belalı insanı. Her türlü pis iş bunlarda. Ne yaptıysa annem babamı ikna edemedi. Babam kafaya koymuştu. Dükkân 4’e 5 toplamda 20 metre kare bir alandı. Dükkânı tutmadan önce babam zemine fayans döşedi.  İşyeri sahibine de aylığı peşin vermiş. İş yerine fayans döşeyeceğini bunu da kiradan düşeceğini söylemiş. Adam da kabul etmiş. Babam elindeki kalan sermayeyi fayansa harcadı. Fayans ustasına verecek parası olmadığı için fayansı da kendisi yaptı.  Babam dükkâna geçtikten 5 gün sonra dükkân sahibi babama dükkândan çık dedi. Babam 1 aylık peşin verdiğini, fayans için harcadığı 1000 lira içinde 3 ay oturması gerektiğini söyledi.   Adam Nuh dedi Peygamber demedi. 2 gün süre veriyorum sana eğer çıkmazsan berber dükkanında kullanabileceğin 1 masan 1 tezgâhın kalacak mı bak gör dedi. Babam adamın ne kadar belalı ve pis bir adam olduğunu bildiği için korkusundan o günün akşamında eşyalarını topladı.  Küçükken çok güçlü birisi olup o adamın cezasını kesmek istemiştim. Ağlayanın malı gülene kalmaz tabi ki. Aradan 3-4 yıl geçti. Bu adamın oğlu otogarda adamın birisi ile tartışmış. Tartışma büyümüş ve adamı öldürmüş. Ölen adamın ailesi de Urfa’nın en belalı aşiretlerinden birisinin oğluymuş.  Davasın 3 kardeşini vurdular. Davas ise korkusundan neyi var neyi yok hepsini bırakıp kaçıp gitti.  Davas’ın elinde ne varsa hepsini aşiret almış. Yıllar sonra gelen bu adalet beni çok mutlu etmişti.

Boyacılıktan sonra simit satma maceram başladı. Sabah 5’te kalkıp yola koyulup 5.45 te fırına gidip simitlerin pişmesini beklerdim. 3 liraya aldığım simitleri 10 liraya satardım. 1 simitten 7 lira kazanırdım. Günde 100 simit satmayı planlardım. Çoğu zamanda 100 simidi satar 700 lira karla eve gelirdim. Babamın günde 100-150 lira kazandığı dönemlerde 700 lira kazanırdım. Kazandığım paranın 200 lirasını mahallenin atari salonunda harcardım. Kalan 500 lirayı eve getirirdim. Bazen atariye o kadar çok dalardım ki tüm paramı atari salonunda harcadığım olurdu.  Simit satmak ayakkabı boyamaktan daha zordu. Kafamın üstündeki simit tepsisini ayağım takılıp düşürdüğüm çok oldu. Simitler yere düştü kirlendi mikrop kaptı deyip vicdan yaptığım çok oldu. Satmasam zarar edeceğim satsam da insanlara pis mikrop kapmış simit yedireceğim. Bu ikilemde vicdan azabı çektiğim çok oldu. 100 simit satmak için yola çıktığım birçok gün 60 tane satıp 40 tanesi elimde kaldığı olmuştur. Yarısını sattığımda bir oh çekerdim. Simide ödediğim para çıkınca içim rahatlardı.

Simit sattığım bir gün bir apartmanın 5.katından çağırdılar.  Balkondan sepet uzatın dedim. Sepetimiz yok dediler. Bende 1-2 simit için 5.kata çıkamam almak istiyorsanız aşağıya gelin bekleyeyim dedim. Bana 10 tane simit alacaklarını söylediler. Ben de yukarı 10 simit satmak için çıktım. En üst kata vardığımda soluğum kesilmişti merdiven çıkmaktan. Kapı açık içeri girebilirsin dediler. Bende masumane bir şekilde simit satmak hayaliyle içeri girdim. İçeri girdiğimde bir adam bir eliyle ağzımı kapatarak beni duvara yasladı. Diğer eliyle cebimi yoklayıp tüm paramı aldı. Parayı aldıktan sonra elini cebine sokup parayı cebine atıp cebinden bıçağı çıkardı. Bıçağı boğazıma dayayıp eğer sesini çıkarır beni şikâyet edersen bu bıçakla seni öldürürüm dedi. 15 yaşındayken ölümün soğuk nefesini ensemde hissettim. Hızla oradan uzaklaştım. Simit tepsimi de orada bıraktım. O günden sonra da simit satmayı boşladım. Olayı yaşadığım gün eve geldim. Anneme ve babama bir şey söylemedim. Hemen yatak odasına girip yatağın içine girdim. Yatağın içinde korkudan iki büklüm oldum. Belli bir süre sonra uyumuş kalmışım. Uyandığımda babam sende bir hal var hadi hayırlısı dedi.  Kazandığım parayı annem sorduğunda simit tepsisini düşürdüğümü söyleyip geçiştirmiştim.

Yıl 2000 yaş 16 babam Mersin’in Fındık pınarı yaylasına dükkân açmış. Sadece pazar günü geliyor evimize. Yaylada dükkânın içinde yatıyor. Bir gün çok ısrar ettim ne olur beni de götür yanında dedim. Yaz dönemiydi. Okullar tatil olsun götüreyim dedi. 16 Haziran’ı iple çekiyorum. Ve beklenen gün geldi. Karneyi aldık. Pazar günü babama karneyi gösterdim. Zayıfım yoktu ve teşekkürü 2 puanla kaçırmıştım. Babam pazartesi günü beni de yaylaya götürdü. Çok heyecanlıydım. Gün boyu dükkânda babamla birlikte oturduk. Sabahtan akşama kadar 1 kişiyi bile tıraş etmedi. Akşam üstü karnımız çok acıkmıştı. Babam cebindeki 10 lirayı verdi. Git 2 ekmek al gel dedi. Pide 5 liraydı. 2 ekmek aldım dükkâna geldim. Çekmecesindeki kavanozun dibinde 10-12 tane zeytin kalmıştı. Zeytinlerin hepsini önüme döktü.  Akşam yemeğimiz bu mu? Der bir bakış attım babama. Sadece gözlerimin içine bakıp sustu. Elimden gelen budur dercesine baktı. Zeytinlerin yarısını babama verdim. Sende ye dedim. O gün gece uyuyamadım. Dükkânın dışına çıktım. Açlıktan midem kazanmıştı. Babama bir şey de diyemiyordum.  Ertesi sabah uyanınca babama fırına gidip ekmek alayım mı diyemedim. Çünkü cebindeki son 10 lirayı dün akşam ekmek için göndermişti. Onun dışında 1 lirası yoktu.  Babam sen dükkânı bekle ben geleceğim dedi. Biraz sonra elinde 2 ekmekle geldi. 2 domates 2 de salatalık vardı. Bıçakla domates ve salatayı dilimleyip ekmeğin arasına döşedi. Ekmek sert ve bayattı.  O esnada fırıncı geldi. Beni ve babamı o şekilde görünce babamı yanına çağırdı. Kulağına bir şeyler söyledi.  Babam yanıma geldi fırıncı seni çağırıyor dedi. Fırına gittiğimde fırından çıkan sıcacık Salçalı ekmekten 2 tane verdi. Bunu babanla afiyetle yiyin dedi. Bugün Antalya Gazipaşa’da Yosun Pastanesinde her sabah sıcacık salçalı ekmek çıkar. Özellikle sabah kahvaltısı yapmadığım günlerde yosun pastanesine gider 2 tane salçalı ekmek alırım. O salçalı ekmeğin kokusu tadı beni 2000li yıllara götürür.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx

sf12